İsmet ŞAHİN  

Toroslar

ENGLISH

2019 için planladığım rotalardan bir diğeri Toros Geçişi rotasıydı. Sağda haritada soldaki rota. Diğerini Ağustos’ta yapmıştım.  Mersin’de bir iş görüşmesi yapmam gerekince, hemen arkasına 4 gün ekleyip rotayı yapmak için Motorsikletle gitmeye karar verdim. Mersin’de görüşmem bitince Toros geçişi sürüşüne başlayacaktım. İzmit’ten başlamış olsam aşağıdaki sıra ile gerçekleşecek rotayı Mersin’den başladığım için tersten yaptım. Gri renkli olanları ise yanlış planlama  ya da zaman sorunu nedeniyle ziyaret edemedim.


  • Salda Gölü
  • Kovoda Gölü
  • Burdur, Ağlasun, Sagalassos antik kenti ziyareti
  • Derebucak Çamlık mağaraları Tabiat anıtı 
  • Altınbeşik Mağarası Milli Parkı
  • Eğri Göl Pembelik
  • Çatalhöyük Çumra (1 gün gidip dönülecek)
  • Zeyve Pazarı
  • Alahan Manastırı
  • Dağpazarı Kilisesi
  • Dümbelek Boğazı
  • Soğucak Belenkeşlik Kalesi
  • Gözne Kalesi
  • Çandır Kalesi
  • Saklı Cennet Kanyonu 
  • Papazın Bahçesi
  • Gülek Kalesi
  • Varda Köprüsü
  • Aladağlar Milli parkı
  • Demirkazık hatıra fotografı





Mersin yolu üzeri olduğu için Demirkazıkta en azından bir hatıra fotoğrafı çekebilmek için yola erken çıktım. Akşam 18.30 gibi sürmeye başladım ve gece yarısı civarı Şereflikoçhisar’a ulaştım. 


Muhteşem bir akşam sürüşü oldu, hava çok güzeldi, gece Parliment mavisi,  dolunay karşımda ışıl ışıl bir sürüş oldu. Bir tepeyi tırmanırken manzara çok etkileyici olduğundan durdum ve soldaki fotoğrafı çektim.


Sadece manzara değil ama bir tura çıkmanın heyecanı, havanın ve yolun güzelliği, belki üzerimdeki yoğun baskı ve yorgunluğun etkisiyle de hissettiklerim manzaradan da  güzeldi. 


Şereflikoçhisar’da bir otele yerleştim, duş alıp bir kaç saat uyudum ve sabah gün doğmadan tekrar yola düştüm. Planım gün doğumunu Demirkazık’ın gölgesinde izlemek ve denk düşerse güneşin ilk ışıklarını Demirkazık’ın silüeti ardından karşılamaktı. Yol düşündüğümden daha uzundu ve ben vardığımda gün doğmuştu. Yolda Çiftlik ve Azatlı köylerinin yerleştiği ovaya inerken sisler içindeki ova dingin bir huzur duygusu yaratıyordu.






Az sonra Büyük ve Küçük Demirkazık’ın silueti gözükmeye başladı. Sabahın huzuru, serinliği, sakinliği, manzarasının güzelliği, yeni bir tura başlayacak olmanın heyecanı, 3 silindirin çıkardığı ıslık sesi eşliğinde lastiklerin asfaltla senfonisi bir araya gelince benim için mutluluk kaçınılmaz oluyor. Önümde Demirkazık’In silueti yola devam ettim. 


Çamardı kasabasına varmadan hemen önce yol Demirkazık’ın tam önünden geçerken bir petrol istasyonunda durup fotograf çekme ve Demirkazık manzaralı kahve içme fırsatım oldu. Dağın hemen altındaki köyün adı da Demirkazık, aslında dağ köyün adıyla anılıyormuş. Demirkazık uzun bir müddet Aladağların en yüksek tepesi olarak kabul görmüş, yüksekliği 3756 metre. Yanındaki Küçük Demirkazık ise 3425 metre, ancak daha sonra yapılan çalışmalarda aladağların en yüksek dağının 3767 metre ile Kızılkaya olduğu tespit edilmiş. Demirkazık Türkiye’nin 11. en yüksek dağı oluyor. Google’ın verdiği sıralama aşağıdadır. Zirve yapmasam da Kaçkar’a gittim, Erciyesi gördüm ama diğerleri konusunda ne kadar eksik olduğumu fark ettim. Bir başka yaz, tüm bunları topluca ziyaret etmek şart oldu. Türkiye’nin Dağları rotası yapacağım.








Saklı Cennet. Kanyonu küçük ama kesinlikle o bölgeye ziyarette uğranılması gereken bir yer. Bir kaç saat ayırıp, hem piknik yapılabilir, hem kamp kurulabilir. Kesinlikle salla kanyon gezisi yapın. 30Tl. Çok uzun değil ama hoş bir kanyon. Saklı Cennet’ten sonra Çandır kalesi vardı sırada. Ayvagediği üzerinden gidiliyor ancak navigasyon tam gösteremiyor. Etrafında 2 saat kadar. dolanmama rağmen bir türlü doğru yolu bulamadım. Yollar toprak, kısman sert, kısmen yumuşak toprak ama çok riskli ve kötü bir yol değildi. Sürekli yol ikiye ve üçe ayrıldığı için bir türlü doğru yolu bulmadım. Çandır kalesi arayışının videoları youtube kanalımda var ama buraya eklemiyorum. 


Sağ alttaki fotoğrafta girdiğim bir yol bitince geri döndüm, doğru. yolu bulmak için bir tepeye çıkıp etrafa baktım ama nafile, bu arada aşağıda kaplan yavrusu hoş görünüyordu. Fotoğrafını çektim. Çandır’a çıkmak için çok zaman kaybedince Gözne kalesinden vazgeçtim ve Soğucak Belenkeşlik Kalesine sürdüm. Belenkeşlik kalesi sadece bir oda kalmış bir yer. Zaten kapısına da demir parmaklıklı bir kapı takmışlar. Yani gidip zaman kaybedecek bir yer değil. Kaleyi mesire yeri haline getirmiş belediye.  Belenkeşlik’te zaman kaybetmeden Dümbelek Boğazına doğru sürmeye başladım. 


Mersin’deki toplantı için fazla zaman kalmayınca Gülek Kalesi ve Varda Köprüsünü uğramadan geçmek zorunda kaldım. Mersin’den sonra geri dönmekte çok mantıklı olmayacaktı. Bu nedenle toplantıdan sonra Çamlıyayla’ya ve oradan Papaz’ın bahçesi ve zaman kalırsa Saklı Cennet Kanyonuna inmeyi istedim. Toplantı biter bitmez yola çıktım. Papaz’ın bahçesine yol toprak biliyorum ama ne kadar bozuk fikrim yok. İster istemez yolda soruyorum inilir mi diye, bizim yörenin insanları gözü kara, motorsiklete bakıyor büyük! “oooo diyor bu motorla rahat inersin”. Motor büyükse her yere gider diye düşünüyor.  Sonuçta inmeye başladım. Yol önce iyiydi ama gittikçe kötüleşti. Yol taşlı. Yani toprak üstünden akmış, büyük taşlar ya da kaya uçları belirgin hale gelmiş. İster istemez birinden kaçsan diğerinde hoplayarak geçiyorsun üstünden. Dik inişte keskin virajlar zorluyor. 12 km yolun 6. kilometresinde düştüm. Motorsikletin ayna demiri iki yıl önce Rusya’da kırıldığı yerden tekrar kırıldı. Bana bir şey olmadı ama elbette moralim bozuldu ve devam etmedim, döndüm.. Sağda Papazın bahçesi düşüş videosu var. :)








Seyahata devam etmek için aynayı kaynattırmam lazım ve en yakın alüminyum kaynağı Tarsus’ta var. Kuzenim Ömer Petek orada polis, onu aradım,  ayarladı ve ben 1 saat geri dönüp Tarsus’ta aynayı kaynattırdım.  Sonra tekrar Çamlıyayla’ya döndüm ama saat geç olmuştu, güzel bir kebap yedim, bir şeyler içtim ve yayla havalı bir pansiyonda uyudum. Sabah erkenden uyandım, son zamanların geleneksel kahvaltısı için bir salkım kara üzüm, yayla peyniri ve pide aldım. Kahvaltımı yaptıktan sonra Saklı Cennet Kanyonu’na doğru yola çıktım. Zaten çok yakındı ve asfalttan çıktıktan sonra 5km’lik bir yol kalıyordu. Yol toprak ama fena değildi sadece son 500 metre dik bir iniş ve yumuşak zemin vardı.








Planda diğer yer Çatalhöyük Ören yeriydi. Hava da kararmak üzere olduğu için Çumra’ya kadar gidip geceyi orada geçirmek ve ertesi sabah erkenden Çatalhöyük’ü gezip rotaya devam etmek istedim. Çumra’da boş yer bulmakta zorluk çektim, belediyenin misafirhanesinde kaldım. Odalar 8-10 kişilikti ama görevli benim odama başka misafir almadı. Ertesi sabah erkenden gidip Çatalhöyük’ü gezdim. 10000 yıl öncesini örnekleyen yaşam alanları, nesneler gerçekten ilgi çekiciydi. Ancak ziyaretçi salonu Göbeklitepe’deki kadar etkili ve zengin değildi. Tüm ören yerlerimizin biraz bakıma ihtiyacı var. Dünyanın en eski buluntularına sahip olup bu kadar sıradan ve bakımsız bir sunum insanı üzüyor. Bir de bu Ana Tanrıça heykeli dikkatimi çekti. Neredeyse her kültürde antik zamanlarda Ana Tanrıçalar çok şişman. Üstelik bu kadınlar topluluklarına egemen oluyorlar, sözleri geçiyor. Acaba neden? Çeşitli teoriler üretebilirim ama şişman oldukları için Ana Tanrıça olmuyorlardır bence sonradan şişmanlıyorlardır. Ekmek elden su gölden.

Çatalhöyük’ü gezmeden önceki gece bir telefon aldım. 2005 mezunlarımızdan Fatih Çetin aradı. O gün yaptığım paylaşımlardan Karaman civarında bir yerde olduğumu fark etmiş ve görüşmek istedi ve beni evinde kalmaya davet etti. Ben o sırada uzun ve yorgun bir günün ardından Çumra’da Belediye Otele yerleşmiştim. Bunun üzerine ertesi gün benim rotamda Kovada gölü yakınlarında bana yetişmesi ve birlikte sürüş yapmak ve Kovada gölünde kamp yapmak üzere anlaştık. Ertesi sabah ben Çatalhöyük’ü gezdim ve Eğri Göle doğru yola çıktım. Eğri göl inişi Altınbeşik mağarasına doğru giderken ağır bir yağmur başladı. Bardaktan boşanmaktan ötesi bir yağış oldu. Dağda yıldırımlar, şimşekler ve sular seller içinde güvenli bir yerde durmak zorunda kaldım. Tam o anda Fatih’ten bir mesaj ve fotoğraf geldi. Karaman’dan çıkmış 50km kadar sürmüş ama aynı yağmur altında bir seyyar köftecinin brandasının altına sığınmak zorunda kalmış. Devam etmemesini istedim. Sonra yeniden buluşmak ve sürüş yapmak üzere anlaştık ve vedalaştık. Benim güzel öğrencilerim! Ben öğrencim derken bir ast üst ilişkisi ifade etmiyorum, aslında hissettiğim kardeşim, oğlum ya da kızım, dostum, arkadaşım gibi ama alışkanlık olmuş öğrencim demek. Bende hepsi bir duygu ve hepsi ayrı bir parçam sanki. Elbette bazılarıyla ilişkilerimiz daha güçlü bazılarıyla daha zayıf. Bunun nedeni ise koşullar. Hangi yıllarda okuduğu, kaç ders verdiğim, onun kişiliği ve benzeri nedenlerle farklılaşabiliyor. 

Dümbelek boğazı tırmanışı ve ardından Alahan Manastırı ve Dağpazarı kilisesine ziyaret planlamıştım. Tırtar’a kadar asfalt yol, Toprak yol ve tırmanış Tırtar’dan başlıyor, 13 kesikin viraj ve 5-6 km tırmanış sonrası bir düz platoya çıkılıyor. 2100-2400 metre rakımda 50-60 km offroad sürüş yaptım. Bu arada telefon çekmiyor ve online navigasyon çalışmıyor. Özetle sadece ana yolu takip etmek zorunda kaldım . En işlek yoldan asfalta ya da telefonun çektiği bir yere ulaşmaya çalıştım. Bir ara kayboldum sandım,  in cin top oynuyor, gelen geçen araba yok. Sonunda bir araba ile karşılaşınca durdurup sordum. Tırmanmaya başladıktan 2 saat kadar sonra Konya ovası, Karaman, Ayrancı yakınında Çatköy’de buldum kendimi. Bu arada Dağpazarı Kilisesi, Alahan Manastırı yalan oldu doğal olarak. Köyün şirin ve küçük marketinde bir enerji içeceği alıp hemen toprak damın altında oturup kremalı bisküvi ile içtim. Dümbelek Boğazı ve Üstündeki plato özellikle Mayıs- Haziran aylarında etkili bir rota olabilir.

Merkezileşmiş bir yönetimin olmaması, bir yönetici ya da ruhani sınıfı temsil eden anıtsal yapıların olmaması eşitlikçi bir yaşam biçimi olduğunu gösteriyor deniyor. Ölülerini evlerinin zeminine kazdıkları çukurlara gömüyor ve birlikte yaşıyorlar. O dönemin en kalabalık yerleşimi olduğu düşünülüyor. Tarihi yerleşim yerleri ve o yerlerde yaşayan insanların geride bıraktıkları çok ilgimi çekiyor. 10000 yıl önce burada binlerce insan yaşamış. Değerler geliştirmiş, zaferler ve yenilgiler yaşamış ve sonra tarih sahnesinden silinip gitmişler yada dağılıp gitmişler. 

14 Eylül rotası yukarıda solda. Çatalhöyük’ten Bozkır, Dedemli, Kovalan üzerinden Eğri göle çıktım ve diğer taraftan Gündoğmuş’a indim. Sonra Taşlıca üzerinden Altınbeşik mağarasını ziyaret ettim. Dedemli-Eğrigöl ve Gündoğmuş arası rahat bir 80-90 km ve %90’ı stabilize yol, 10-20 km çok bozuk artanı düz toprak yoldu. Aslında internette çekilmiş fotoları yüzünden burayı görmek istedim ama sanırım Mayıs-Haziranda  daha güzel bir yer. Ben gittiğimde görmeye değecek bir şey yoktu. Sadece offroad yapmış oldum. Eğri göl etrafındaki tepelerde yolun rakımı 2300 metreye kadar ulaşıyor. Eğri göl ise 2100 metre civarı.

Mekan doğal güzelliği ile etkileyici. Işıklandırma güzel, Bot ile gezi ve genç arkadaşın bilgilendirmesi de son derece başarılı. Keske daha uzun girilebilse, hatta biraz bot gezisi ardından biraz tırmanış ile mağaranın derinlikleri görülebilse çok daha etkileyici bir yer olur. Ülkemizde o kadar güzel tarihi, doğal yerler var ki! Sadece temizlik, düzen, sunum ve ulaşım imkanları organize edilse şahane olur. Artık ilerleyen saat nedeniyle Kovada gölüne kadar gidemeyeceğimi fark etmiştim.  Bu nedenle biraz daha yol yapıp uygun bir yerde konaklamaya karar verdim. Antalya Aksu’ya kadar sürdüm ve bir pansiyonda konakladım. Sabah erkenden uyandım ve önce kovada gölüne gittim.

Salda gölü güzel bir kamp alanı. Göl masmavi rengi ile gerçekten büyüleyici. Ege şivesi ile konuşuyorlar. Kamptaki bir satıcıdan üzüm ekmek aldım ve peynir sordum. Evde var dedi :) Eşine seslendi “abiye bi parça peynir veri veren ya” Kadın elinde iki kalıp peynirle geldi, ben çok olur dedim birini aldım. Aylardır sürekli kara üzüm,  peynir ve ekmek yiyorum. Neredeyse sabah öğlen akşam. Kaç kilo aldım bilmiyorum ama canım istiyor. Burası son duraktı ve artık dönüyorum ve akşam İzmit’te olmayı planlıyorum. Sadece Bozüyük’te bir öğrencim bekliyor ailesi ile yemek yiyeceğiz.

Altınbeşik mağarası kesinlikle görmeye değer bir yer. Büyük bir kaya dağın altında bir mağara ve yukarı doğru tırmanış yüksekliği için 5 km diyorlar. 3 kat olduğunu söylüyorlar ama özel izin olmadan 100 metreden ileri gidilmiyor. Bir botla içeride gezdiriyorlar. Gerçekten etkileyici üstelik giriş 2019 için 3.5TL ve botla gezi 3.5 Tl yani toplamda 7 TL gibi. Kask ve Can yeleğini onlar veriyorlar.  Dinlenmek için de güzel bir yer. Girişte küçük bir kafeterya var. Kaya gölgesi ama öyle böyle değil çok büyük bir kaya. Mağara alttaki fotoğrafta bu açık renk kısmın tam altında. Küçük gözüküyor fotoğrafta ancak kaya onlarca metre, tepedeki ağaçların ne kadar küçük göründüğüne bakın. İçeride sıcaklık yaz kış 16 derece dediler. Değişmiyormuş. Çok sayıda güvercin içeriye yuva yapmış.

Salda gölünden sonra sadece bir iki kere benzin almak için durdum. Hep yolda geçti ve 4 ya da 5 saat sonra Bozüyük’te Eda Terzi ve ailesiyle yol üstünde çok güzel bir tesiste birlikte yemek yedik ve sohbet ettik. Sabah 6’da başlayan yolculuğun yorgunluğunu biraz atıp sonra yola devam ettim.


Güzel bir seyahatti, ülkemin güzel yerlerini görme, motorsiklet sürme fırsatım oldu. Tarihi mekanlar, doğal güzellikler gördüm. 


Bu sene sanırım bu kadar. Seneye bakalım yol beni ve yoldaşı nerelere götürecek.


Kovada gölü ıssız bir yer, etrafı tamamen orman, bir tesis yada plaj göremedim. Çok zaman harcamadan Sagalassos antik kentine doğru yola çıktım. Burdur'un Ağlasun ilçesi yakınlarında ve "aşkların ve imparatorların şehri" olarak anılan Sagalassos antik kenti gerçekten görülmesi gereken tarihi ören yerlerinden birisi. 


Geçmişi milattan önce 3000 yılına dayanıyor. Anfi tiyatro ve üst ve alt bölümlerdeki kalıntılar çok dikkat çekici. Merkezdeki alanda bulunan Antoninler Çeşmesi muhteşem bir eser ve çok iyi korunmuş geçen binlerce yılda. 

Sagalassos Antik Kentini gezerken kütüphane binasına girdim. Bir rehber bir grup yerli turiste bilgi veriyordu. Bende ister istemez kulak misafiri oldum ama benim dinliyor olmamdan nedense rahatsız oldu. Bakışlarından hissettim, sonra konuşmasını bitirdi ve bana duyurmak istercesine içeride kimse kalmasın kapıyı kilitleyeceğim dedi. Şaşırdım Antik kentte kütüphane kalıntılarının kapısını kilitleyecek, içeride bir eser yok üstelik.  Olabilir kapalı tutulan bir mekandır ama anahtarın turist rehberinde olması da tuhaf geldi. Gittim yanına neden kilitliyorsunuz dedim, ‘burası kapalı tutuluyor’ dedi. Anladım tembel görevliler kendileri açmak ve beklemek yerine anahtarı rehberlere veriyor ve rehber gezdirdikten sonra götürüp anahtarı geri veriyor, Benim gibi tek gezenler ise içeri giremiyor. Canım sıkıldı ama üstüne gidemedim. Ayrıca salak rehber benim dinlememden neden rahatsız olur ki, işini öğrenip elinden alacağımı mı düşündü anlamadım,  ya da sen para ödemedin dinleyemezsin gibi bir duygu içinde mi bilemiyorum. Sorun rehberlikle ilgili değil elbette bazen kişiliği ve akli yeterliliği gelişmemiş  tipler her meslekte olabiliyor. 


Ardından Salda gölüne yola çıktım ama yol üstünde Burdurdan geçerken askerlik yaptığım 57. Topçu Er Eğitim Tugay’ına uğradım.

Daha öncede bir kez uğramıştım. 5-6 ay burada sıkılarak askerlik yapmıştım. Ancak sıkılsamda bazen özlüyorum o günleri. Askerlik anıları nedense hiç silinmiyor zihnimizden. 


Burdur’dan Salda gölü 70-80km kadar. Aslında yanıma şort havlu vs almıştım. Göle girip yüzecektim ama sonra hem hava rüzgarlı ve serindi hemde üşendim. Kumsalda uzanıp dinlendim. 

 

Kocaeli Üniversitesi,  Eğitim Fakültesi, Eğitim Bilimleri Bölümü 41380  İzmit/Kocaeli/Türkiye

ismetsahin@gmail.com